Kitaplar Kitaplardan Sözler Okunmalı

Kitaplar, Yasaklar ve Fahrenheit 451

Kitap okumanın hatta bulundurmanın bile yasak olduğu bir dönemde yaşıyor olsanız nasıl olurdu? En ufak bir kitap, bir şiir bulundurduğunuz anlaşıldığında evinizin talan edildiğini, eşyalarınızla beraber yakıldığını ve sizin bunu durdurmak için hiçbir şey yapamayacağınızı düşünün. Saklamanın çözüm olmadığı, baş kaldırının neredeyse mümkün olmadığı, insanların çoğunun zaten kabullenmiş olduğu bir dünya. Hayal gücünün, serbest düşüncenin ve birey olmanın sistem için en büyük tehlike sayıldığı bir dünya. İşte Fahrenheit 451 ile Ray Bradbury, sizi tam da böyle bir dünyanın içine sokuyor. Kitap okumaya aşık olmayanlar, kitapları bambaşka evrenler olarak görmeyenler için bu pek bir şey ifade etmeyebilir. Ama biz kitapseverler için cehennem denilen mekanın bir başka tasvirini görmek gibi bir şey.

“Sana gereken kitaplar değil, bir zamanlar kitapların içinde olan bazı şeyler… Kitaplar bir tür depo gibidir ve biz onlara unutacağımızdan korktuğumuz şeyleri saklarız.”

Fahrenheit 451 hakkında yazmak ve anlatmak istediğim çok şey olsa da buraya yazdıklarımın spoiler içermemesine önem verdiğimden yorumlarımı istediğim gibi yansıtamayabilirim.  Ray Bradbury’e bize bu distopyayı gösterdiği için kendisine bir teşekkür borçluyuz. Hani bir film izlersiniz, “evet böyle olabilir ve olursa çok da ***tan bir şey olur” diye sizi düşündürür. İşte Fahrenheit 451 de  bunu hissettirdi.  Birilerinin bu tür olasılıkları yüzümüze vurması gerekiyor, insan olarak böyle şeylere ihtiyacımız var. Çünkü deneyimlemediği sürece önlem alamayan bir varlığız. Önce deneyimliyoruz, sonra bir daha yaşamamak için elimizden geleni yapıyor ya da durumu kabulleniyoruz. Çok azımız hayal gücünü, ön görüsünü kullanarak risklere karşı önlem alıyor. Bu hayatımızın her alanı için geçerli. Bu ister “bilgisayarımdaki dosyalarımı yedekleyeyim belki zarar görebilir” demekle “bir gün okumayı sevdiğim, bana yol gösteren kitaplar yasaklanabilir, o yüzden bir şeyler yapmalıyım” demek arasında aslında bir fark yok. Diğeri sadece olası gelmiyor. Ama tarihte yaşanan olaylardan biliyoruz ki bu tür dönemler yaşandı.

Örneğin Nazi Almanya’sında 180 bin Yahudi kitabının yakılması ve bu eyleme şuursuz halkın da katılması gibi. Yakılan kitapların arasında Heinrich Heine, Karl Marx, Erich Maria Remarque, Thomas Mann, H.G.Wells, gibi yazarlar vardı. Ya da Warshaw’da Theodore Dreiser’in romanlarında kötü hayatları anlatmasından ve  gerçekçi yaklaşımından dolayı tehdit olarak görülmesi ve kitaplarının yakılması gibi tarihte birçok örnekle karşılaşabiliriz. Maalesef örnekler ve yakılan kitaplarla Ay’a kadar gidilebilir.

Ray Bradbury bize kitapların olmadığı, itfaiyecilerin hayat kurtarmak için değil sadece kitap yakmak için çalıştığı bir dünyanın nasıl olabildiğini göstermek istedi. Bu distopik toplumda olaylar, yaptığı işi seven, kitap yakmaktan keyif alan bir itfaiyeci olan Guy Montag  üzerinden gidiyor. Tam da sistemin en sevdiği insanlardan biri olan Guy, asla sorgulamaz, sadece kitapları yakardı. Ama bir gün bir şey oldu ve 17 yaşında yaşam dolu bir kız ile tanıştı. Ve belki de hayatında ilk defa yaşamını ve bu hayattaki amacını sorgulamaya başladı. Öyledir bilirsiniz körü körüne inandığınız bir şeyi sorgulamaya başladığınızda önce aksi çıkması sizi korkutur ama sorgulamaya devam edersiniz. Bilmeseniz de doğru yoldasınızdır. İşte bu kırılma noktasından sonra kimisi kendi içinde bir devrim yaşar kimi de mücadele etmez. Çoğu zaman da mücadele edilmez, kişiler çoğunlukla uyuşmuş hissederler ve çabalamak yorucu gelir. Var olan ve kabullenilen şey, her ne ise daha kolaydır, kişinin mücadele etmeye ya gücü yoktur ya da inancı. Zaten baktığınızda bu hayatta mutlu ve gerçekten istediği şeyin ne olduğunu bilen sayısının azlığı da buradan geliyor. Bu noktadan sonra daha da yazmayacağım. Okuyanlarla yorum kısmından kitap üzerine konuşabilirim. Okumayanlara ise şimdiden keyifli okumalar diliyorum. Kitaplar hep bizimle olsun <3

ve kitaptan sevdiğim bazı alıntılar:

Pazartesi günleri Millay, çarşamba günleri Whitman, cuma Faulkner, yak kül olsun, sonra küllerini yak. Bu bizim resmi sloganımız.”

Eğer politik bakımdan mutsuz bir adam istemiyorsan, kaygılandıracak bir soruda ona iki bakış açısı verme, birini ver. Daha da iyisi hiç verme. Bırak savaş gibi bir şeyin var olduğunu unutsun…Onları patlamalarına neden olmayacak bilgilerle doldur, öyle lanet olası ‘olaylarla’ tıka basa yap ki, kendilerini bilgiyle gerçekten “zeki” hissetsinler…”

“Bitişik evdeki kitap, dolu bir silahtır. Yakın gitsin. Silah ateş edemesin. Adamın kafasını koparın. İyi okumuş bir adamın hedefi olmayacağından kim emin olabilir ki?Ben böylelerini hazmedemem, bir dakika bile. Sonunda tüm dünyada, evlerin hepsi yanmaz duruma getirilince itfaiyecilere eski amaçlarıyla ilgili gerek kalmadı. O zaman onlara yeni bir görev verildi, barışın koruyucuları olarak. Resmi sansürcüler, yargıçlar ve infazcılar oldular onlar. İşte sen ve ben de bunlardan biriyiz.”

“Belki kitaplar bizi yarım da olsa mağaralarımızdan çıkartabilirler. Belki bizi aynı çılgın yanılgılara, hatalara düşmekten alıkoyabilirler.”

“Kitaplar bize ne tür eşekler olduğumuzu hatırlatmak içindir. Kitaplar, tören alayı büyük bir gürültü içinde caddede ilerlerken, Sezar’ın kulağına ‘Unutma, Sezar, sen de ölümlüsün’ diyen pretoryen muhafızlarıdır.”

“Her insan bir diğerinin sureti olunca herkes mutlu olur, ortada çekinilecek, korkulacak, herkesin kendisini yargılanmasına yol açacak dağlar yoktur. Bitişik evdeki kitap dolu bir silahtır. Yak gitsin. Silahtan kurşunu çıkar…İyi okumuş bir adamın hedefinin kim olacağını kim bilebilir ki?”

“Dikkat ettin mi, bugünlerde insanlar birbirlerini nasıl incitiyorlar?”

“Bir dostluğun tam olarak başladığı anı bilemeyiz. Bir kabın içine damla damla dolar gibi, sonunda o bir tek damla kabı taşırır. Böylece iyilikler dizisinin sonunda bir bir iyilik olur ki, insanın yüreği dolar taşar.” 

You Might Also Like

Daha önce yorum yapılmamış, ilk yorumu siz yapmak ister misiniz?

Bir yorum yazın: