Belgesel Canlı Dostlarımız İzlenmeli

Evcilleşmek üzerine bir film: Arkadaşım Tilki – The Fox and the CHILD

Orijinal adı Le renard et l’enfant olan Arkadaşım Tilki filmi senelerdir “izlenecek filmler” listemdeydi. Neden bilmiyorum o kadar çok izlemek istememe rağmen gidip başka filmleri seçip onu senelerce ertelemiştim. Sanırım en sonunda izleme kararını geçen hafta Odin sayesinde aldım. Odin, geçen sene bu zamanlar vedalaşmakta çok zorlandığım yavru kargamdı. Karga diyorum ama benim için şu dünyada bir elimin parmak sayısını geçmeyecek kadar az sayıda değerli varlıktan biri. Bir başka yazımda Odin’imden de bahsedeceğim.

the fox and the child

Bu noktadan sonra Arkadaşım Tilki filmi ile ilgili yazacaklarım azıcık spoiler içerecek o yüzden izlemeyi düşünenler belki de izledikten sonra okumalı. Okuduktan sonra da pekala izlenebilir zaten belgesel tarzında bir film kendisi. Film, ailesi ile Fransa’nın Jura dağlarında yaşayan 9-10 yaşlarında bir kızın bir tilki ile olan arkadaşlığını konu alıyor. Küçük Prens kitabını okuyan herkes bu filmi izlediğinde kitaba benzer birçok noktaya rastlayacaklar.

fox-and-the-child-2

Küçük Prens bir gün tilki ile karşılaştığında tilki ona ve bize çok önemli bir hayat dersi vermişti. Biraz uzun ama burada yer alması ve sizler tarafından okunması gerekiyor. Ben de sizinle beraber okuyorum, Odin’i ve yaşamıma giren-çıkan insanları düşünüyor kalbimde hem bir tebessüm hem de burukluk yaşıyorum. 🙂

“Günaydın,” dedi Küçük Prens’ e.
“Günaydın,” dedi Küçük Prens nazikçe, ama kimseyi görememişti.
“Buradayım,” dedi tilki. “Elma ağacının altında.”
“Kimsiniz,” dedi Küçük Prens. Sonra da, “Çok güzel görünüyorsunuz,” diye ekledi.
“Tilkiyim ben,” dedi tilki.
“Benimle oynar mısın?” dedi Küçük Prens. “Çok mutsuzum.”
“Hayır,” dedi tilki. “Oynayamam; evcil değilim ben.”
“Öyle mi? Bağışla beni,” dedi Küçük Prens. Ama bir süre düşündükten sonra “Evcil ne demek?” diye sordu.
“Sen buralı değilsin,” dedi tilki. “Ne arıyorsun burlarda?”
“İnsanları arıyorum” dedi Küçük Prens. “Evcil ne demek?”
“İnsanları mı arıyorsun? Silahları var ve avlıyorlar. Çok can sıkıcı. Ayrıca tavuk yetiştiriyorlar. Tek konuları bunlar. Tavuk mu arıyorsun?”
“Hayır,” dedi Küçük Prens. “Arkadaş arıyorum. Evcil ne demek?”
“Genellikle ihmal edilen bir iş,” dedi tilki. “Bağlar kurmak anlamına geliyor.”
“Bağlar kurmak mı?”
Tilki “Yani,” dedi, “örneğin sen benim için hâlâ yüz bin öteki çocuk gibi herhangi bir çocuksun. Benim için gerekli de değilsin. Senin için de aynı şey. Ben de senin için yüz bin öteki tilkiden hiç farkı olmayan herhanngi bir tilkiyim. Ama beni evcilleştirirsen, birbirimiz için gerekli oluruz o zaman. Benim için sen dünyadaki herkesten farklı birisi olursun. Ben de senin için eşsiz benzersiz olurum….”
Küçük Prens “Anlıyorum galiba,” dedi. “Bir çiçek var… Galiba o beni evcilleştirdi…”
“Olabilir,” dedi tilki, “dünyada böyle şeyler hep olur.”
“Ama hayır, o Dünya’ da değil,” dedi Küçük Prens.
Tilki şaşırmıştı. Merakla “Başka bir gezegende mi?” diye sordu.
“Evet.”
“Orada avcılar var mı?”
“Yok.”
“Aman ne hoş! Peki tavuklar?”
“Hayır, tavuklar da yok.”
“Hiçbir şey mükemmel olamıyor,” diyerek içini çekti tilki.
Birden aklına bir fikir geldi.
“Benim yaşamım çok tekdüze,” diye anlatmaya başladı. “Ben tavukları avlıyorum, insanlar da beni. Bütün tavuklar birbirine benziyor, bütün insanlar da… Bu yüzden çok sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen yaşamıma güneş doğmuş gibi olacak. Duyduğum bir ayak sesinin ötekilerden farklı olduğunu bileceğim. Öteki ayak sesleri beni köşe bucak kaçırırken, seninkiler tıpkı bir müzik sesi gibi beni çağıracak, sığınağımdan çıkaracak. Hem bak, şu buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday tarlalarının da hiçbir anlamı yoktur benim için. Bu da çok üzücü. Ama senin saçların altın sarısı. Beni evcilleştirdiğini bir düşün! Buğday da altın sarısı. Buğday bana hep seni hatırlatacak. Ve ben buğday tarlalarında esen rüzgârın sesini de seveceğim…”
Tilki uzun bir süre Küçük Prens’ e baktı. Sonra da “Lütfen… Evcilleştir beni!” dedi.
“Çok isterim,” dedi Küçük Prens, “ama burada çok kalamayacağım. Bulmam gereken yeni dostlar ve anlamam gereken çok şey var.”
“İnsan ancak evcilleştirirse anlar,” dedi tilki. “İnsanların artık anlamaya zamanları yok. Dükkânlardan her istediklerini satın alıyorlar. Ama dostluk satılan bir dükkân olmadığı için dostları yok artık. Eğer dost istiyorsan beni evcilleştir.”
“Seni evcilleştirmek için ne yapmalıyım?” diye sordu Küçük Prens.
“Çok sabırlı olmalısın,” dedi tilki. “Önce karşıma, şöyle uzağa çimenlerin üzerine üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama birşey söylemeyeceksin. Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın…”
Ertesi gün Küçük Prens yine geldi.
“Aynı saatte gelmen daha iyi olur,” dedi tilki. “Örneğin sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin için çarpacağını bilemez. İnsanın belli alışkanlıkları olmalı…”
“Alışkanlıklar mı?”
“Evet. Bunlar çoğunlukla ihmal edilir,” dedi tilki. “Alışkanlıklar bir günü öteki günlerden, bir saati öteki saatlerden farklı kılan şeylerdir. Örneğin benim avcılarımın bir alışkanlığı vardır. Her perşembe köyün kızlarıyla dansa giderler. Bu nedenle perşembeleri benim için güzel günlerdir. Üzüm bağlarına kadar sokulabilirim o günler. Ama avcılar dansa herhangi bir günün herhangi bir saatinde gidiyor olsalardı hiç tatilim olmazdı.”
Böylece Küçük Prens tilkiyi evcilleştirdi. Ayrılma zamanı geldiğinde tilki, “Ağlayacağım,” dedi.
“Benim bunda bir suçum yok,” dedi Küçük Prens. Seni üzmek istememiştim, ama evcilleştirilmeyi sen istedin…”
“Evet, orası öyle,” dedi tilki.
“Ama ağlayacağını söylüyorsun.”
“Evet, öyle,” dedi tilki.
“O halde evcilleştirilmek senin için pek iyi olmadı!”
“Çok iyi oldu!” dedi tilki. “Buğdayların rengini düşün.”
Sonra da “Gidip güllere bak şimdi,” diye ekledi. “Kendi gülünün eşi ve benzeri olmadığını göreceksin. Sonra da gel vedalaşalım. Sana armağan olarak bir sır vereceğim.”
Küçük Prens gidip güllere baktı.
“Siz benim gülüme benzemiyorsunuz,” dedi. “Hatta hiçbir şeysiniz şu anda. Çünkü ne bir kimse sizi evcilleştirdi, ne de siz bir kimseyi. İlk gördüğüm zamanki tilkim gibisiniz. O zaman yüzbin başka tilkiden herhangi biriydi. Ama şimdi dostum oldu ve benim için eşi benzeri yok.”
Güller çok utanmışlardı.
“Çok güzelsiniz, ama boşsunuz benim için,” diye sürdürdü sözlerini Küçük Prens. “İnsan sizin için ölemez. Doğru, gelip geçen biri için benim çiçeğimin sizden hiçbir farkı yok. Ama o benim için yüzlercenizden daha önemli; çünkü suladığım, cam bir fanusun altına koyduğum, önüne siperlik yerleştirdiğim çiçek o. Çünkü tırtılları ben onun için öldürdüm. (Birkaç tanesini bıraktık, sonradan kelebek oldular.) Çünkü yakındığı ya da övündüğü, ya da hiçbirşey söylemediği zamanlarda dinlediğim çiçeğim o benim. Çünkü o benim çiçeğim.”
Tilkinin yanına döndü sonra.
“Hoşça kal,” dedi.
“Hoşça kal,” dedi tilki. “İşte sana bir sır, çok basit bir şey: İnsan yanlız yüreği ile doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez.”
“Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez,” diye yineledi Küçük Prens; unutmamalıydı bunu.
Gülünü senin için önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır.
“Onun için harcamış olduğum zaman….” diye yineledi Küçük Prens. Unutmamalıydı bunu.
“İnsanlar unuttu bunu,” dedi tilki. “Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğimiz şeyden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun…
“Ben gülümden sorumluyum,” diye yineledi Küçük Prens. Bunu da unutmamalıydı.
fox
 Film işte kitapta olan bu noktadan sonrasına güzel bir şey daha katıyor. Sevdiğini evcilleştir ve onunla evcilleş fakat asla onu değiştirmeye çalışma. Bırak bu kendiliğinden olsun. Onu değiştirmeye çalışırsan başta sevdiğin şeyi seviyor olamazsın, sevgine ihanet etmiş olursun. Ve bunun sonu her zaman hüsrandır. İster yabani bir hayvan olsun, isterseniz sevdiğiniz insan olsun. Milyonlarca canlı içerisinden onu seçmenizin özel bir nedeni var. Bilim adamları buna kimya diyor, kimileri kader, kimileri de çok daha derin spiritüel anlamlar yüklüyor. Bence hepsi içiçe geçmiş durumda ve bu konuya çok da kafa yormaya gerek yok. Siz bir şekilde birbirinizi görüyor, tanımak istiyor ve seviyorsunuz. Bir yerden sonra gözleriniz onu arıyor, ruhunuz hep yakınında durmak istiyor. İşte bu noktadan sonra karşılıklı birbiriniz için ve birbirinizle beraber evcilleşiyorsunuz. Ortak noktalarda buluşuyorsunuz. Ama her ne hikmetse sanırım genlerimize kazınmış her zaman bir adım daha ileri giderek hükmetmeye çalışıyoruz ve hükmetmek istedikçe, bunu başardıkça aslında daha çok kaybediyoruz. Film bunu anlatıyor “yapma, değiştirmeye çalışma sadece sev ve geçirdiğiniz anların tadını çıkar” İşte bu kadar basit ama peki neden yapamıyoruz? Neden başta o şekilde kabullendiğimiz, saygı duyduğumuz şeyi değiştirmeye çalışıyor ve sonra da kaybediyoruz? Toplumun bize kodladığı basma kalıp davranışlar, filmlerdeki entrikalar, gündelik hayatın dedikoduları ve çevremizdeki olumsuz örnekler bizi mental ve duygusal olarak bitiriyor. Bu konulara kafa yoracağımıza birbirimizi yiyip bitiriyoruz.
 littleprince
İlla bu hatamızı anlamak için yaşlanmamız gerekmesin, bir şeyleri, sevdiklerimizi kaybetmek zorunda kalmayalım. Onları ilk sevdiğimiz haliyle kabullenelim ve kontrolcülüğü bırakalım. Birbirine verilen özgürlük sonrası bir insan daha çok sever ve sevilebilir. Tam tersi gibi gözükse de bu böyle. Sevdiğiniz her ne ise sadece beraber mutlu olmaya bakın, hala yanınızdaysa doğru yoldasınız demektir.
foxes
Not: Bu arada filmin geçtiği Jura dağları gerçekten kamp atılası bir yer 🙂  Zaten film boyunca doğası sizi büyülüyor, ben de o küçük kız gibi kırlarda koşsam diyorsunuz. İzlemek isteyenler için Jura dağlarında geçen bir bisiklet yolculuğunu anlatan kısa film var.

You Might Also Like

Daha önce yorum yapılmamış, ilk yorumu siz yapmak ister misiniz?

Bir yorum yazın: